15 Şubat Komplosu’nun arka planı

Afrika kıtasının kuzeylerinde tarih sahnesine çıkan insanın ilk adımlarını attığı Ortadoğu, birçok uygarlığa ev sahipliği yaparak toplumsal, kültürel, tarihi, dinsel, bilimsel ve siyasi gelişmelerin anayurdu oldu. Bunlarla birlikte ilk insan kanı da yine bu topraklara döküldü. Çatlakları kanla dolan topraklarda filizlenip, gün geçtikçe boy veren kin, geride kalan bin yıllar boyunca acı ve gözyaşını bu coğrafya insanı için alınyazısı haline dönüştürdü.

Özellikle son 200 yıldır Avrupa kapitalist modernitesinin felsefi, ideolojik, siyasi, askeri ve ekonomik müdahalelerde bulunduğu Ortadoğu; etnik, dinsel ve mezhepsel kimlik farklılıkların kaşınmaya devam edilmesiyle bugün de savaş, şiddet, kan ve gözyaşı sarmalı içerisinde. 

BÖL-YÖNET POLİTİKASI

Böl ve yönet” politikası ile burada yaşayan halklar ve inançlar birbirine kırdırılarak bölgenin tüm zenginliklerinin yağmalandığı bu emperyalist kuşatmadan Kürdistan coğrafyası da nasibini aldı. 20’nci yüzyılın başında yaşanan Birinci Dünya Savaşı akabinde Ortadoğu’yu emelleri doğrultusunda kendi aralarında pay eden Avrupalı güçler, Kürdistan topraklarını dört parçaya böldü, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte ise Kürt halkına yönelik inkar, imha ve asimilasyon politikası devreye sokuldu.

PKK’NİN TARİH SAHNESİNE ÇIKIŞI

Bu politikaya karşı başlattıkları isyanlar her seferinde daha büyük bir katliamla bastırılan Kürtler, 1978 yılında Abdullah Öcalan liderliğinde kurulan PKK ile yeni bir isyana kalktı. Öcalan, başta Kürtler olmak üzere diğer Ortadoğu halkları ve tüm insanlığına demokratik ve özgürlükçü bir yaşam perspektifi sunup, bunun savunucusu oldu. Bu çıkış, O’nu tarafların açıkça karşı karşıya geldiği önceki iki savaştan farklı olarak örtük bir şekilde yaşanan 3’üncü Dünya Savaşı’na tutuşan küresel güçlerin de hedefi haline getirdi.

BOP İLE YENİ TALAN PLANI

Merkez üssü olarak Ortadoğu coğrafyasının seçildiği bu savaş, hazırlıkları on yıllar öncesinden başlasa da kendisini 21’inci yüzyılın başında görünür kıldı. “Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)” ile bölgenin yeniden dizaynına soyunan kapitalist güçler, bu plana İkiz Kuleler’e yönelik saldırıyla meşruiyet kazandırmaya çalıştı. Dünya, İspanya ve Türkiye’nin eş başkanlık düzeyinde taşeronluğuna soyunduğu bu plandan ilk kez 7 Ağustos 2003’te dönemin ABD Başkanı George W. Bush’un Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice tarafından kaleme alınan “Transforming Middle East” başlıklı makale ile haberdar oldu. Rice, oturduğu ABD Dışişleri Bakanlığı koltuğunda bu planın doğrudan icracısına dönüştü.

ÖCALAN ENGELİ

Bu planının başarılı olmasının başlıca ayaklarından biri bölgenin en dinamik güçlerin biri olan ve bölgenin diğer halklarını da etkileyip, dönüştürebildiği bugün somut biçimde kendisini gösteren Kürtlerin engellenmesiydi. Bunun yolu ise, çokça denenmiş bir yöntem olarak başı koparıp gövdeyi dağıtma hesabıyla Öcalan’ın imha ve tasfiyesinden geçiyordu. Kürtler kadar Ortadoğu halklarının birliğini savunan ve tüm felsefi, ideolojik düşünsel yoğunluğu olan Öcalan, arkasında ABD, İngiltere ve İsrail’in yer aldığı, 9 Ekim 1998’de Suriye’den çıkarılmasıyla başlayan ve 15 Şubat 1999 tarihinde Türkiye’ye teslim edilmesine kadar uzanan uluslararası bir komplo ile bu planda devre dışı bırakılmak istendi. 

Amaç ve sonuçları kadar nedenleri de Ortadoğu’nun bugünkü aynasında gün geçtikçe daha iyi kavranan bu komplo, Öcalan’ın Suriye’den çıkmaya zorlanmasıyla başlamadı. Öcalan, hedef alındığı komployu tecrit altına alındığı İmralı Adası’nda, avukatları ile 23 Mart 2011 tarihinde yaptığı görüşme sırasında ayrıntılı olarak analiz etti.

PKK KURULUNCA NATO HAREKETE GEÇTİ

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra oluşturulan Birleşmiş Milletlerin (BM) askeri gücü olarak 1949 yılında kurulan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne (NATO) işaret eden Öcalan, NATO’nun Ortadoğu’ya dönük ilk müdahalesi ve “Üye devletlerden biri veya birkaçının silahlı saldırıya uğraması halinde diğer üye devletlerin saldırıya uğrayan devlet(ler)e nasıl ve ne şekilde yardım yapması gerektiğini” düzenleyen 5’inci maddesinin 1984 yılında gerçekleştirdikleri 15 Ağustos atılımından bir yıl sonra 1985’de ilk kez kendilerine karşı uygulandığını ifade etti.

Bu resmi olarak ilan edilmemiş olsa da, NATO’nun özel gizli savaş ordusu olan Gladio tarzında kendilerine karşı uygulamaya konulduğunu söyleyen Öcalan, “O dönem (1985) NATO-Gladio’sunun merkezi Almanya’ydı. O yıl Almanya bizi, terör örgütü olarak kabul edip yasakladı. Bu NATO-Gladiosu’nun Türkiye versiyonu JİTEM’dir. Daha çok orduya, askere dayalı bir yapılanmaydı. Bu konsept 1985’ten 1999’a, benim buraya getirilişime kadar devam etti. Bu süreçte JİTEM bizi sürekli tasfiye etmeye çalıştı, binlerce kişiyi yargısız şekilde katletti. Her türlü hukuksuz yöntemi uyguladılar, bir dönem Hizbul-kontra yöntemini de kullandılar. Fakat bu yöntemlerinin hiçbirinde başarılı olamadılar, öldürmekle bizi bitiremediler. Sonra 1999’da ne zaman ki buraya getirildim, JİTEM’in de işi bitti. JİTEM, bu kadar cinayetine rağmen, bizi tasfiye edemediği için başarısız bulundu. Bir de binlerce cinayet ve hukuksuzlukları, kirli yüzleri açığa çıkmıştı, artık kullanılamaz hale gelmişti” diyecekti.

ÖCALAN’A DÖNÜK SUİKAST GİRİŞİMİ

Öcalan’ın 6 Mayıs 1996 yılında Şam’da “Yeşil” kod adlı JİTEM elemanı Mahmut Yıldırım’ın da yer aldığı suikastla imha edilmeye çalışılmasının yanı sıra Kürt meselesine dair ABD ve AB dışında bir iç çözüm geliştirmek isteyenler de tasfiye edildi. 

Kürt meselesini şiddetle çözülemeyeceğini anlayıp, kendileriyle diyalog geliştirmek istedikleri için Turgut Özal ve ekibinin tasfiyesine girişildiğini dile getiren Öcalan, şunları kaydetti: “Bu yönde temaslarımız olsa da Özal tasfiye edildi. Eşref Bitlis de bu çerçevede tasfiye edildi. Hâlbuki Özal da başta bize karşı her türlü özel savaş yöntemlerini uygulamıştı. Fakat bundan sonuç alınamayacağını anladıktan sonra diyalog ve iç çözüm noktasına gelmişti. Bu çerçevede benim de devletle diyaloglarım 1993’te başladı. O dönem Özal’ın iç çözüm yaklaşımı Çiller-Güreş darbesiyle engellendi ve JİTEM’in uyguladığı yöntemler daha da vahşileşerek devam etti. Bu konseptin devam ettiği süreçte Erbakan da iç çözümü gerçekleştirmek istediği için tasfiye edildi. Karadayı’nın tutumu da biraz farklıydı. Kıvrıkoğlu da bu yöntemleri tam tasvip etmiyordu. O yüzden Kıvrıkoğlu’na Kıbrıs’ta suikast yapılmıştı. 1999 sürecinin başlamasından 2002 yılına kadar Kıvrıkoğlu ve Ecevit döneminde burada benimle devlet adına çeşitli görüşmeler yapıldı. Sadece 10 günlük sorgu sürecinden bahsetmiyorum. 2002’ye kadar uzun bir süre devlet yetkilileri gelip benimle görüşüyordu, fikir alışverişinde bulunuyorduk. Bu dönemde görüşmeye gelenler arasında askeri, sivil ve istihbari görevliler vardı. 2002’de bu görüşmeler aniden kesildi. Ecevit’in de o dönem tutumu iyiydi, iç çözümü geliştirmeye dönük çabaları vardı, bir rol almak, inisiyatif almak istiyordu. Yine ABD müdahalesine karşı duruşu vardı. Bu nedenlerle tasfiye edildi, ölümü hala tartışılıyor.” 

ÖCALAN’A KARŞI DİPLOMASİ  

Bir tarafta Türkiye içerisinde çözüm geliştirmek isteyenler JİTEM eliyle safdışı bırakılırken, diğer tarafta Öcalan’a yönelik uluslararası komplonun ağları örülüyordu. Bu yönlü çabaların en dikkat çekici olanı ise, dönemin ABD Başkanı Bill Clinton’un 1994 yılında Öcalan’ın bulunduğu Suriye’ye yaptığı ziyaretti. 21 yıl aradan sonra bu ülkeye giden ilk ABD Başkanı olan Clinton’un, Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad ile yaptığı 4 saatlik görüşmesinin ana gündem maddesinin Öcalan olduğu yıllar sonra ortaya çıktı. Benzer şekilde yıllar sonra gün yüzüne çıkan bir diğer hakikat ise Clinton’un, Suriye ziyaretinin ardından Beyaz Saray’da Yunanistan Başbakanı Kostas Simitis ile yaptığı gizli görüşmenin merkezinde de Öcalan’ın olmasıydı.

KOMPLONUN KÜRT AYAĞI

Ankara’ya çağrılan KDP Genel Başkanı Mesud Barzani’nin, sonrasında YNK Lideri Celal Talabani ile birlikte gittikleri Washington’da, 17 Eylül 1998 günü “Kürt Otonomi Antlaşması” imzalamalarıyla komplodaki Kürt ayağı da tamamlanmış oldu. 

Bu anlaşma sonrasında pratiğe geçirilen komplo planı ile Ortadoğu’daki kaosu büyütme beklentisindeki küresel güçleri boşa çıkartıp, Kürt meselesinin çözümüne dair siyasi bir çözüm zemini yaratmak için 9 Ekim 1998 yılında Suriye’den çıkıp, 15 Şubat 1999’da İmralı Adası’na hapsedilmesine uzanan sürece kadar Avrupa başta olmak üzere birçok ülkenin kapısını çalan Öcalan, her defasında ihanet ile karşılaştı.

Mezopotamya Ajansı

İlginizi çekebilecek yazılar

Tags:

Benzer Yazılar

Menü