Büşra Taşkıran: Belgeseli ‘görüyorum ve sessiz kalmıyorum’ demek için yaptım

Hasta mahpusların durumunu anlatan ‘Elimi Bırakma’ belgeselinin yönetmeni Büşra Taşkıran, “ATK’nin ‘cezaevinde kalamaz’ dediği bir kişiyi hakimin tahliye etmemesinin akıl ile izahı mümkün değil” dedi.

Hasta mahpuslar sorunu canımızı yakıyor, işkenceye dönüşmüş bir süreçten geçiyoruz. İnsan Hakları Derneği’nin raporlarında binlerce insandan bahsedilirken, Aysel Tuğluk ve diğer hasta mahpusların yasadıkları ‘artık yeter bitsin bu zulüm’ dedirtiyor insana.

‘Elimi Bırakma’ hasta mahpuslar sorununu üç hasta mahpusun yakınlarının anlatımlarıyla daha iyi anlamamızı sağlıyor. Yönetmen Büşra Taşkıran ile belgeselin yapım süreci ve hasta mahpuslar sorununu konuştuk.

‘20 GÜN BOYUNCA SAĞLIK HAKKINA ERİŞEBİLMEK İÇİN MÜCADELER VERDİM’

Sizi, ‘Elimi Bırakma’ belgeselini yapmaya iten sebepler neler?

Hak ihlaline maruz kalan öznelerin yakınları konuşursa belki insanların kalplerine daha fazla dokunur ve bir kamuoyu oluşturmaya katkım olur hedefi ile yola çıktım. Bu belgeseli yapma kararımın kaynağı ise, kendi hikayem…Çünkü yaşadıklarım bu konuda farkındalığımı arttırdı. Bir hak ihlalinin öznesi olmak, sonrasında savunucusu olmanın da tohumunu atıyor. İnsan yaşadıklarını geride bıraksa yara olarak kalıyor. Bunu tercih etmek istemedim. Hem yaşadıklarımın hem de benim yaşadığım ihlali yaşayanların yanında olmak istedim. Hukuk bilgim ihlalleri daha net tespit edebilmemi sağladı. Ancak ihlale maruz kalmamı engellemedi.

Sincan Kadın Kapalı Cezaevi’ne tutuklu olarak ilk girdiğim günlerde ağır bir hastalık geçirdim. Hastalığın ilk günü tüm gece acı içinde kıvrandım ve sabaha karşı gün ışırken, “ben bu gece nasıl ölmedim?” diye sorduğumu hatırlıyorum. Gece, acil butonuna bastığımızda hastane talebimizin sabah sayımından sonra “değerlendirileceği” ifade edilmişti. Saatler sonra ise olumlu karar verildi. Hastanede ise bambaşka bir süreç başlıyor. Siz hastalıktan kıvranıyorsunuz ve tedaviye erişebilmek için sadece sabrediyorsunuz. Kelepçe ile muayene uygulaması sıradanlaşmış, oysa ki “herkes” gibi tedavi edilmekten başka bir talebiniz yok. Ben doktorun bana destek olması ile o kelepçelerden kurtulup tedavi edilmiştim. Ama kelepçeli muayene edilmem için ısrar edilmişti. İlaçlarımın cezaevinde hastalığım geçtikten sonra verilmesi, onca dilekçeye rağmen ilaçları müdür görüşü sonrası ısrarla almam, “ilaçları vermeyi unutmuşuz” şeklinde bir gerekçe sunulması ve acilde infaz koruma memurunun sürekli doktora müdahale ederek, “seruma gerek yok” gibi ifadeler kullanması yaşadıklarımdan sadece birkaç örnek.

Ben yaklaşık 20 gün sağlık hakkına erişebilmek için mücadele verdim. Ve içimde çok ince izler bıraktı. Cezaevinde hasta bir insanın neler yaşadığını deneyimledim. Hastalık başlı başına çok zor ama cezaevinde tek başına hasta olmak tarifsiz bir boşluk.

Toplumun her kesimi bu konuda bir problem yaşıyor ve çözüm aslında mümkün ama adım atan yok. Örneğin Adli Tıp Kurumu bir hasta mahpus için “cezaevinde kalamaz” raporu veriyor. Mahkeme ise kalabileceğine hükmediyor. Bunun açık ve net bir “işkence” olduğu görüşündeyim. Bir hasta cezalandırılabilir mi? Hukuk kuralları insanlar içindir ve işkence net bir şekilde yasaklanmıştır. Kişi bir suç işlemiş ise “cezalandırma” demiyorum. Evet kanunu uygulama ama “herkes” gibi önce sağlık hakkı kapsamında tedavisini yap, “yaşam hakkını elinden alabilecek kararlar alma” diyorum. İşte ben bu belgeseli “görüyorum ve sessiz kalmıyorum” demek için yaptım.

‘CEZAEVLERİNDE BİR ŞEYLER DEĞİŞSİN DİYE UĞRAŞYORUZ’

Belgeselin yapımı sırasında ne tür zorluklar yaşadınız? Destek gördünüz mü?

Zorlandığım kısım ailelerin içinde bulunduğu duygu durumuna tanık olmaktı. Yakınlarının tedaviye erişememesinden dolayı ailelerin sürekli bir ızdırap hali söz konusu. Çaresizlik hissi hasta mahpuslar kadar aileleri de hasta etmiş. Bazısı fiilen, bazısı psikolojik olarak çok kötü durumda. Kuşatılmış bir yalnızlık ve çaresizlik hissediyorlar çünkü attıkları tüm adımlar sonuçsuz kalmış. Belgeselde yer alan annelerden birisi, “Ben ölmeyi istiyorum.” demişti. Öylesine söylenen bir söz değil bu…

Belgeselin İstanbul çekimini cezaevinde birlikte kaldığımız bir arkadaşım ile gerçekleştirdik. Cezaevinde ilk defa tanışmıştık ve şimdi o da cezaevleri ile ilgili çalışmalar yürütüyor. Cezaevindeyken bana “Burada neyi değiştirmek isterdin?” diye sormuştu ve biz cezaevlerinde bir şeyler değişsin diye o günden bu yana uğraşıyoruz. Sanırım en çok onun manevi desteğini aldım. Belgeselin çekim aşamasını kendi maddi imkanlarım ile gerçekleştirdim. Belgeselin post prodüksiyon kısmında ise maddi olarak Avrupa Birliği Sivil Düşün Programı kapsamında aktivist desteği alarak tamamlayabildim.

Farklı sebeplerle cezaevinde olan üç hasta mahpusun hikayesini izliyoruz.

Belgesel içinde hasta mahpusun neden cezaevinde olduğunun sorusunun cevabını bulamazsınız. Çünkü yaşam hakkının “ama”sı yoktur. Ama belgesel içinde yer alan mahpus profillerinin hepsinin birbirinden farklı olduğunu söyleyebilirim. Burada bu farklılığa rağmen ortak bir soruna dikkat çekmek istedim. Hepimizin farklı siyasi düşünceleri olabilir, apolitik insanlar da olabiliriz, birbirimizi anlamayabiliriz. Ama hepimizin ortaklaştığı bir konu var, sevdiklerimizin hayatı. Bu konunun birleştirici yönünü ele almak istedim. Bazı acıların birliktelik hissi yaratması gibi birlikte bir talep yaratabilmesini hedefledim.

Belgeselde yer alan hasta mahpusların bir de farklı cezaevlerinde olmasına dikkat ettim. Çünkü sorunun bir cezaevinin uygulamasından kaynaklanmadığını farklı cezaevlerinde de aynı sorunların yaşandığını ortaya koyarak ihlalin ne kadar yaygın gerçekleştiğini göstermek istedim.

‘MAHKUM YEDİRMEZSE OĞLUM AÇ KALIYOR’

Belgeseldeki mahpus yakınları neler yaşıyorlar?

Belgeselde üç hasta mahpus yakını ile yaşadıkları süreci konuştuk. Neden cezaevinde olduklarını sorgulamadım ama onlar yine de anlatmak istediler. Ben bu meselenin sadece insani yönünü sorguluyorum. Belgeselde yaşam hakkı ihlaline varabilecek sağlık hakkı ihlallerini ele aldım.

Belgeselde yer alan hasta ve engelli mahpus Sertaç Gündüz’ün kolları yok ve kalp hastası. Annesi Hediye Gündüz aynı zamanda Kıbrıs gazisi eşi, yıllarca eşine bakmış. Sertaç Gündüz bir yılı aşkın süredir cezaevinde ve Adli Tıp Kurumu, “cezaevinde kalamaz” raporu vermiş, tahliye edilmiyor. İki kolu olmayan birisinin bırakın sağlık hakkına erişimini kendi kişisel ihtiyaçlarını cezaevi koşullarında gidermesi çok zor. Annesi, oğlunun yemeğini mahkumların yedirdiğini söylüyor ve ekliyor: “Mahkum yedirmezse oğlum aç kalıyor”

Belgeselde konuşan mahpus yakınlarından bir diğeri Songül İlker, oğlu akromegali hastası ve hastalığını cezaevinde öğrenmişler. Anne Songül İlker, cezaevinde bir ağrı kesiciye mahpusun günler sonrasında ulaşılabildiğini anlatıyor. İlker, “Benim oğlum çok genç ve yaşam hakkı var” diyor.

Belgeselde yer alan Züleyha Koç ise hasta mahpus Lütfü Koç’un eşi. Beyninde tümör, karnında tanı konulamayan şişlik, görme bozukluğu ve geçici felçler… Züleyha Koç, eşinin cezaevinde yaşadıklarına ve hastaneye erişiminin ne kadar zor olduğuna değindi. Bir yıl sonraya alınan hastane randevuları, hastane sonrası kalınan geçici koğuşlar ve ulaşılamayan tedavi süreci. Züleyha Koç aynı zamanda yüzde 100 engelli bir çocuğun da annesi. Çocuğunun bu süreçte nasıl etkilendiğini anlatınca bir ihlalinin nasıl tüm aileyi olumsuz etkilediğine şahit oluyorsunuz. Züleyha Koç belgeselde “Toplumdan duyguyu almışlar” diyor.

‘HUKUKUN HERKESE EŞİT UYGULANMADIĞINA ŞAHİT OLUYORUZ’

Belgeselde hasta mahpuslar sorunu, kadın mahpus yakınları üzerinden anlatılıyor. Neden özelikle kadınlar?

Yaşatılan hukuksuz süreçlerde kadınların daha iyi bir mücadele yürüttüğünü düşünüyorum. Mesela sürekli hakim, savcı ve cezaevi müdürü ile görüşmek için ısrarla bekleyen ve çaba gösteren bir profilleri vardı. Vazgeçmiyorlar. Aslında sürecin en çok etkileneni ama en direngeni, ayakta kalanı. Kadınlar günümüzde daha korkusuz bir de. Belgeseli vazgeçmeyen kadınlar üzerinden kurgulamak istedim. Çünkü olumlu bir sonuç, vazgeçmeyince elde ediliyor.

Belgesel yeterince altını çiziyor ama sizce acil olarak yapılması gereken nedir?

Adli Tıp Kurumu’nun “cezaevinde kalamaz” dediği bir kişiyi hakimin tahliye etmemesinin akıl ile izahı mümkün değil. Ama bugün biz bunu yaşıyoruz. Uluslararası alanda birçok insan hakları sözleşmesinin tarafıyız. Karar vericilerin insan haklarının tarafında karar alabilmesi için hiçbir hukuki engel yok. Sadece biraz insan haklarından yana olmaya karar vermeleri gerekiyor.

Kanun değişikliğine bile gerek yok. Mevcut kanunlar iyi karar alıcılar ile karar almaya yeterli ve kâfi. Siz en iyi kanunları yapsanız da karar alıcılar insan haklarından yana değilse iyi bir sonuç maalesef ki alınmıyor. Örneğin son zamanlarda alınan Çevik Bir kararı, 80 yaşında ve demans hastası, tahliyesi çok yerinde bir karardı. Ancak benzer bir durumda olan Aysel Tuğluk için bu karar alınmadı. Oysa aynı mevzuattan aynı yasalardan bahsediyoruz. Hukukun herkese eşit uygulanmadığına şahit oluyoruz.

* İnsan Hakları Çalışanı

Zafer Kıraç*

Elimi Bırakma Belgeseli

Gazete Duvar

ALINTERİ

İlginizi çekebilecek yazılar

Benzer Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Fill out this field
Fill out this field
Lütfen geçerli bir e-posta adresi girin.
You need to agree with the terms to proceed

Menü