İkinci Yol: Birleşik Devrimci Mücadele ile Örgütlenmek, Örgütlemek! / Hayrettin Bakış

“Kuşkusuz devrimci komünist hareketin içinde bulunduğu durum eskisine göre daha zordur. Koşullar eskisine göre daha ağırdır. Ağır faşist baskı ve saldırılar karşısında sınırlı sayıda kadro ve faaliyetçiyle birkaç görev birlikte yerine getirilmektedir. Demokratik Devrimin ve birleşik mücadele kuşkusuz ciddi bir emek ve yoğun bir çaba ve ısrarla örgütlenecektir.”

Koronavirüs salgını nedeniyle dünya çapında ölümlerin beş milyonu aştığı koşullarda, salgının sorumlusu olanlar göstermelik bir iklim zirvesi gerçekleştirdiler.

Emperyalist-kapitalist sistemin aşırı kâr hırsının sonucu olarak dünya kaynaklarının yağmalanması, kapitalist şirketlerin yaban hayatına daha fazla müdahalesi insanlığı Koronavirüs salgını gibi yeni tehditlerle karşı karşıya bıraktı. Bu gerçeğe rağmen emperyalist-kapitalist sistem sahipleri, kapitalizmin fıtratına uygun olarak davranmaya devam ediyorlar.

Bunun son örneği İskoçya’nın Glasgow’da gerçekleştirilen BM İklim Değişikliği Zirvesi COP26’da yaşandı. “Küresel iklim değişikliğine karşı mücadele” sloganı altında gerçekleştirilen toplantıya, toplantı katılımcılarının önemli bir çoğunluğu, çevreye verdikleri zararla bilinen özel jetleriyle katıldılar.

Emperyalist kapitalist sistemin tıpkı Koronavirüs salgınında olduğu gibi aşırı kâr hırsı ve sömürüsünün sonucunda, çevrenin ve doğanın yağmalanması ve talanı devam ettikçe, insanlık “iklim krizi”yle karşı karşıya kalmış durumdadır. Krizin nedeni olanlar emperyalist kapitalistlerdir. İklim Zirvesi’nde duyurulan sözde “kömüre veda ittifakı”na, kömürü en çok tüketen ABD, Çin, Hindistan ve Avustralya gibi devletler katılmamışlardır. Küresel iklim krizinin nedenleri arasında gösterilen karbondioksit salınımının çoğunluğunun Çin, ABD, Hindistan, Rusya ve Avrupa Birliği tarafından üretildiği bildirilmektedir. (BBC, 30 Ekim 2021)

İklim krizinin kapitalist üretim tarzının “doğal” bir sonucu olduğu, İklim Zirvesinde açıklanan Global Carbon Budget’ın 2021 raporunda da net olarak ortaya konulmuştur. Raporda, küresel karbon emisyonunun Koronavirüs salgını döneminde azaldığı belirtilmektedir. Bunun nedeni çok açıktır. Salgın döneminde üretim ve hareketliliğin azalması beraberinde küresel sera gazı emisyonlarının yüzde 5.4 azalmasına neden olmuştur. Raporun devamında küresel karbon emisyonlarının yeniden Koronavirüs salgını öncesi seviyeye yükseldiği belirtilmektedir. Araştırmaya göre bu yılın sonuna kadar küresel karbon emisyonları yüzde 4.9 artmış olacak ve 2019 seviyesine yeniden ulaşacak.

Bu bilgi bile kendi başına kapitalist emperyalist sistem var olduğu sürece, dünya ve insanlık büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir. Kapitalizm kendisiyle birlikte dünyayı da yok oluşa sürüklemektedir.

Hiçbir düzen içi çözüm, kapitalist üretim tarzının reformla “ıslah” edilmesi yönünde hiçbir girişim ve öneri sorunun ve tehlikenin varlığını ortadan kaldırmamaktadır. Kapitalizm, “gölgesini satamadığı ağacı kesmeye” devam edecektir. Çünkü onun fıtratında aşırı kâr hırsı ve sömürü vardır. Bugüne kadar yapılan iklim zirvelerinin hiçbir çözüm üretemediği de ortadadır. COP26’nın da farklı bir sonuç yaratması imkansızdır.

İnsanlığın karşı karşıya olduğu bu tehlikenin bir numaralı sorumlusu bir avuç emperyalist kapitalisttir. Avrupa Çevre Politikası Enstitüsü (IAAP) ile Stockholm’deki Çevre Enstitüsü’nün (SEI) yaptığı araştırmalardan yararlanılan ve Oxfam tarafından İklim Konferansı’nda açıklanan bir araştırmaya göre, dünyanın çok yoksul nüfusunun yarısında kişi başına düşen sera gazı emisyonu, 2030’da küresel ısınma için hedeflenen 1.5 derecelik sınırın oldukça altında olacağı belirtilmektedir. Dünya nüfusunun zengin yüzde 10’luk kesiminde kişi başına üretilen sera gazı emisyonunun 2030’da dokuz kat, en zengin yüzde 1’lik dilimde ise 30 kat fazla olacağı tahmin ediliyor. (5 Kasım.2021)

Bu bilgi bize, dünya nüfusunun yüzde 1’lik kesimini oluşturan emperyalist kapitalistlerin dünyamızı nasıl bir felakete götürdüğünü anlatmaktadır. Bir avuç asalak, dünyayı yok oluşa sürüklemektedir. Komünistler ve devrimciler açsından emperyalist-kapitalist sisteme karşı mücadele aynı zamanda ekolojik mücadeleyi de içermek zorundadır. Bu zorunluluk, var olan tehlikenin boyutuyla doğru orantılıdır.

Asgari ücret açlık sınırının altında!

Glasgow’daki İklim Zirvesi’ne resmi gerekçe olarak “güvenlik” sorunu nedeniyle katılmayan TC Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı R.T.Erdoğan’ın gerçekte ABD Başkanı Joe Biden’le görüşmesinden istediği sonucu alamaması etkili olmuş görünüyor.

Bunda R.T.Erdoğan’ın giderek artan ve artık gizlenemez olan “sağlık sorunları” etkili olmuşsa da, (ki bu sağlık sorunu gündeminin ABD’de yayınlanan Foreign Policy dergisinde Steven A. Cook ve Eni Enrico Mattei imzasıyla çıkan makalede R.T.Erdoğan’ın ülkeye liderlik edemeyecek kadar hasta olduğu öne sürülmesinden sonra artmış olması dikkat çekicidir) resmi gerekçe de ifade edilen “güvenlik” sorununun nedeni R.T.Erdoğan’a eşlik edecek konvoyun kabul edilmemesi olarak açıklanmıştır.

R.T.Erdoğan’ın kişisel olarak “itibardan tasarruf etmediği” biliniyor. İklim Zirvesine bile onlarca arabayla katılmak istemiş olması mümkündür. Ancak tam da İklim Zirvesi’nin esas tartışmalarından biri olan karbondioksit salınımına yol açan onlarca arabayla “gösteriş” yapmak R.T.Erdoğan gibi bir “dünya liderine” nasip olur. Keza, Türkiye halkı her geçen gün daha fazla açlık ve yoksulluk girdabına sokulurken, R.T.Erdoğan’ın “dünya lideri” olduğunun gösterilmesi lüks ve şatafatla sağlanmak istenmektedir.

Bir yanda “Saray”lar, adını bile bilmediğimiz egzotik meyveler yiyen, halka tasarruf etmesini önerenler ya da kuru ekmekle leziz yemek tarifleri verenler; diğer yanda ise asgari ücretle ay sonunu getiremeyen, pazarlardan çürümüş meyve ve sebze toplayan emekçi halk gerçeğiyle karşı karşıyayız.

Faşizmin kendi kurumu TÜİK’e göre bile yıllık enflasyonun yüzde 20 sınırına dayandığı (ki bağımsız kaynaklar enflasyonun yüzde 40’larda olduğunu ifade etmektedir) koşullarda, emekçi halkın alım gücünün düşmesi daha da yoksullaşması giderek açlık sınırında bir yaşam sürdüğü anlamına gelir. Efendiler saraylarında oturup “Ekonomi uçuşta”, “Avrupa bizi kıskanıyor” nutukları atarken ve 5-6 maaşla şatafat içinde yaşarken; emekçi halk yoksulluk, işsizlik, hayat pahalılığıyla karşı karşıya.

Enflasyon ve zam bir kenara, dövizdeki yükseliş nedeniyle Türk Lirası’nda yıl başından beri kayıp yüzde 31 seviyesinde. Bunun anlamı asgari ücretin durduğu yerde erimesidir.

Ülkemizde resmi olarak emekçilerin yüzde 64’ü asgari ücretle çalışmaktadır. DİSK-AR’a göre, asgari ücret ve altında bir ücretle yaşamını sürdürmek zorunda olan işçilerin sayısı ise 7.5 milyon yani bütün ücretli çalışanların yüzde 38.3’üdür. Bu demektir ki, çalışanların yarıya yakını asgari ücretle geçimini sürdürmektedir. Yani halihazırdaki işsizlerle birlikte toplumun en az yarısı “açlık sınırı”nda yaşamaktadır. Çeşitli anketlere (Metropoll verileri) göre halkın neredeyse yüzde 80’inin temel ihtiyaçlarını ancak karşılayabiliyor veya karşılamakta zorlanıyor.

Asgari ücretin erimesiyle “açlık sınırı” asgari ücretin üzerine çıkmış durumdadır. Faşizmin resmi kurumlarının açıkladığı rakamlar bile dikkate alındığında bu gerçek ortadadır. Bir zamanlar R.T.Erdoğan’ın yaptığı “simit hesabı” şimdi yapıldığında ortaya çıkan tablo, bu gerçeği anlatmaktadır. Asgari ücretle geçinen 5 kişilik bir aile, bütün bir ay boyunca öğününü çay, simit ve peynirle geçiştirse dahi diğer temel ihtiyaçlarını (fatura, kira, eğitim, sağlık vb.) karşılamaya parası yetmemektedir. Simitin 2.5 TL, çayın 2.5 TL olduğu koşullarda 5 kişilik bir aile için bu her öğün için 25 TL olmaktadır. Bir günde, üç öğün 75 TL, bir ayda 2 bin 250 TL olmaktadır. Emekçiler geriye kalan rakamla ay sonunu getirmekle karşı karşıyadır.

Üstüne üstlük bu yalın gerçeği artık yandaş sendikalar bile kabul etmek zorunda kalmışlardır. Yandaş sendika Memur-Sen’in “açlık-yoksulluk” araştırmasına göre açlık sınırı, 2 bin 824 liradır ve asgari ücreti 203 lira aşmıştır. Bu verilere göre, 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 3 bin 27 lira, yoksulluk sınırı ise 8 bin 595 liraya ulaşmıştır. (5 Kasım.2021)

Türkiye halkının emeğiyle geçinen nüfusunun önemli bir kesimini tamamen açlık ve yoksulluk koşullarında yaşamaya mecbur bırakan TC faşizmi, temsilcisi olduğu sınıfları sürekli daha da zenginleştirmektedir. Hisseleri Borsa İstanbul’da işlem gören şirketlerin 2021 yılının ilk 9 aylık dönemine ilişkin açıkladıkları bilanço bunu göstermektedir. Açıklanan rakamlara göre Türkiye’nin önde gelen şirketleri, cirolarını enflasyonun çok üzerinde artırmayı başarmış durumdadır. Birçok şirket, kârını beklentilerin üzerinde, hatta kimileri çok üzerinde artırmayı başarmıştır. (Barış Soydan, 5 Kasım, T24)

Kimi yorumcular tarafından Türkiye ekonomisinin ikinci çeyrekte yüzde 21.7 büyümesine atıfla “yoksullaştırıcı büyüme” olarak tanımlanan bu durum, kapitalizmin genel işleyişine uygundur. İşçi sınıfı ve emekçi halk giderek yoksullaşırken bir avuç komprador burjuva, zenginliğine zenginlik katmayı sürdürmektedir. Diğer bir ifadeyle R.T.Erdoğan ve avanesinin “ekonominin uçuşta olduğu” söylemi, temsilcisi olduğu sınıflar açısından değerlendirildiğinde doğrudur.

Açlığı ve yoksulluğu kim örgütleyecek?

Asgari ücretin erimesi ve işçi sınıfı ve emeğiyle geçinenler arasında açlık ve yoksulluğun giderek artması, sanıldığının aksine devrimci, komünist hareketi geliştirmeyecektir. Kitlelerin içine düşürüldükleri durum beraberinde hakim sınıfların kendi sınıfsal çıkarlarını korumak için de kullanılma tehlikesini de barındırmaktadır. Ki bu tarihsel tecrübeyle sabittir. Hakim sınıflar açlık ve yoksulluğu dincilik, şovenizm ve ırkçılık, kadın ve LGBTİ+ düşmanlığı gibi gerici ideolojilerin güçlendirilmesi için kullanmaktadırlar.

Son süreçte TC’nin burjuva siyasetinde bunun örnekleri fazlasıyla mevcuttur. Türk hakim sınıflarının burjuva muhalefetini temsil eden “Millet İttifakı”nın, kitlelerin içine düşürüldükleri duruma yönelik tepki ve öfkesini, kendi klik çıkarları için örgütleme çabası bununla ilgilidir. Burjuva muhalif milletvekillerinin açlık ve yoksulluk ile ilgili açıklama ve çalışmaları bununla ilgilidir.

Yine iktidarda bulunan “Cumhur İttifakı”nın attığı kimi adımlar dikkat çekicidir. Özellikle MHP’nin girişimiyle önce Alaaddin Çakıcı, sonrasında da Kürşat Yılmaz gibi faşist katillerin “özel afla” serbest bırakılması, kitlelerin içinde düşürüldüğü yoksulluğu ve açlığı, gerici faşist mafya örgütlenmelerinde örgütleme ve halk hareketine karşı kullanma hedefinin sonucudur. Kitlelerin düzene yönelik öfke ve tepkisi, bu türden faşist örgütlenmeler aracılığıyla gerçek hedefinden saptırılmak istenmektedir.

Kontrgerillanın Bodrum Yalıkavak Marina fotosunun ardından, faşist mafya şefi Sedat Peker’in ifşa ve itirafları ve son olarak kontrgerilla şefi işkenceci katil Mehmet Eymür’ün açıklamaları, kurulduğu günden beri “bir suç örgütü” olarak çalışan TC faşizmi içindeki kontrgerilla çatışmasının hızla sürdüğünü göstermektedir.

TC, bir yandan kitlelerin içine düşürüldükleri duruma yönelik itiraz ve tepkisini bu faşist örgütlenmeler aracılığıyla manipüle etmeyi, provokasyon saldırıları gerçekleştirmeyi hedeflerken, diğer yandan uyuşturucu ticareti başta olmak üzere her türlü yasadışı faaliyeti bu eli kanlı faşistler aracılığıyla örgütlemeyi hedeflemektedir.

Faşist klikler arasında süregelen dalaşın ulaştığı boyut, CHP’nin hamle yapmasını da beraberinde getirmiştir. CHP lideri faşist Kemal Kılıçdaroğlu’nun “siyasete atıldığı” esprisinin altı boş değildir. CHP liderinin özellikle devlet bürokrasisini hedefleyen ve uyaran açıklamaları, ardından tezkereye yönelik hayır oyu, devlet içindeki dalaşın ve kapışmanın doğrudan sonucudur.

Burada temel sorun, kitlelerin içinde bulundukları duruma, yaşamak zorunda bırakıldıkları koşullara yönelik öfke ve tepkisini kimin örgütleyeceğidir. Bu noktada önerilen “üçüncü yol” gibi kavramsallaştırmalar ilk bakışta, “Cumhur” ve “Millet” ittifakı dışında bir başka seçenek olarak propaganda edilse de gerçekçi ve doğru bir değerlendirme değildir. Her iki burjuva ittifak madalyonun iki yüzünden ibarettir. İşçi sınıfının ve emekçi halkın ihtiyacı olan “ikinci yol”dur! Bu ise ezilenleri halk demokrasisi ve özgürlük mücadelesidir! Bu mücadelenin dışında önerilen her “yol”, en iyi ihtimalle faşist rejimin kimi yanlarının reforme edilmesi ve düzenin yeniden üretilmesi demektir.

İşçi sınıfının ve emekçi halkın düzene olan tepkisinin bir başka burjuva kliğin arkasında yedeklenmesi olasılığı güçlüdür. Buna işaret eden gelişmeler fazlasıyla belirginleşmiş durumdadır. “Geliyor gelmekte olan” denilerek ifade edilen bu tehlikeye karşı birleşik devrimci mücadeleyi her alanda yükseltmekten başka “yol”umuz yoktur. Elbette “gelecek olan” da işçi sınıfı ve emekçi halkın tepesinde sınıfsal diktatörlüğünü uygulamaktan çekinmeyecektir. Irak ve Suriye’ye yönelik 2 yıllık “savaş tezkerisi”nin reddedilme gerekçeleri ve “Kandil’in yerle bir edilmesi” sözleri bununla ilgilidir.

Kuşkusuz devrimci komünist hareketin içinde bulunduğu durum eskisine göre daha zordur. Koşullar eskisine göre daha ağırdır. Ağır faşist baskı ve saldırılar karşısında sınırlı sayıda kadro ve faaliyetçiyle birkaç görev birlikte yerine getirilmektedir. Demokratik Devrimin ve birleşik mücadele kuşkusuz ciddi bir emek ve yoğun bir çaba ve ısrarla örgütlenecektir.

Asıl mesele kitlelerin somut çelişkilerinin farkında olmak, halihazırda süren kitle direnişleri ve eylemleriyle ilişkilenmekte ısrar etmekten geçmektedir. Örneğin önümüzde 25 Kasım, Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü vardır. Kadın katliamının bir “cins kırımı”na dönüştüğü koşullarda, bu gündemli somut çalışma içerisinde olmak hem kitlelerin talebini gözetecek hem de bizleri güçlendirecektir. Doğru politikalar izlendiğinde güçsüzlük güce, küçük gruplar büyüklerine dönüşecektir.

Kaynak: Özgür Gelecek

İlginizi çekebilecek yazılar

Tags:

Benzer Yazılar

Menü