Mülteciler, ırkçı şiddet ve politika

Burjuva Türk devletinin tekçi asimilasyonist ve mülteciliğe kapalı varoluşsal politikasının politik islamcı faşist şef tarafından çok cüzi boyut esnetilmesi, Türk devlet milliyetçiliğini ve Türk ırkçılığını teyakkuza geçiriyor. İmparatorluk mirasının egemen Türk unsurunun geç ve soykırım pratikleri üzerinden gelişen uluslaşması ve tek ulus yapısına dayalı devlet gerçeği tüm burjuva düzen partilerinin ideolojisini ve politik mayasını belirliyor. Suriyeli mülteciler ekseninde saflaşan CHP, İYİP, Zafer Partisi, Memleket Partisi vs. vb. burjuva Türk devletinin tekçi ve asimilasyonist kurucu felsefesinin milliyetçi ve ırkçı politikasını üretip uyguladıkları tartışma götürmez.

Ezilen insanlık göç yollarında… Yurtlarından çok çeşitli nedenlerle göçenler dünya üzerinde daha iyi bir yaşam kurabileceği ya da sadece yaşamını kurtarabileceği bir yer arıyor. Savaş ve yoksulluk göç hareketinin en temel iki itici gücü oluyor. Emperyalist ve bölgesel savaşlar, iç savaşlar faşist diktatörlük yönetimleri, göç hareketinin mültecilik karakteriyle gelişmesini belirliyor. Emperyalist kapitalist dünyanın yarattığı yeryüzü cehenneminden kaçan milyonlar yeni bir yer, yurt arayışında büyük bedellerle karşılaşıyor. Yeni bir hayat arayan göçmenler ve mülteciler göç yollarında, toplama kamplarında ölüyor. Sermaye sınıfı ve onların devletlerinin halklar arasına çektiği sınırları tanımayan ve geçmeye kalkan milyonlar kimileyin Aylan Kurdi’nin ölü çocuk bedeni olarak deniz kıyısına vurur. Kimileyin Siyah Afrika gibi karartılan hayatlarıyla Afrikalı göçmenler kafileler halinde Akdeniz’in sularına gömülür. ABD’ye kaçak giren bir geminin konteynırında topluca can verir. Dünyanın herhangi bir coğrafyasında tır kasasında havasızlıktan boğulur. Sınırı geçerken kurşunlanır… Yoksulluk, açlık, pervasız sömürü, şiddet, ırkçı aşağılama, linç ve pogromlar sınırları ölmeden geçenleri bekleyen kapitalist dünyanın göçmenlere ve mültecilere sunduğu yeni koşullardır. Daha iyi bir hayat için göç ve mültecilik yollarına düşen ezilenlerin, yoksulların vardığı son yer kapitalizmin yeryüzü cehennemi oluyor.

Göçmenlik ve mültecilik, göç hareketinin iki somut hali olarak ezilen insanlığın bugünkü trajedisini en çarpıcı biçimde resmediyor ve ezilen insanlığın mutlak değişesi kaderine işaret ediyor. Son üç haftada üç ayrı ülkede meydana gelen göçmenlik ve mültecilik olayı, akıp giden devasa göç hareketini yalın biçimde anlatıyor. Ardı arkası kesilmeyen göç hareketine karşı ulus devletlerin politikalarını resmeden ilk mültecilik olayı Britanya’da vuku buldu. Ardından Kuzey Afrika ülkesi Fas’ta İspanya’nın özerk ili Melilla’da sınırı geçmeye çalışan göçmenlere saldıran Fas askerleri açık bir katliam yaptı. 37 göçmeni göz göre göre öldürdü. Üçüncü olay ise İzmir Harmandalı geri gönderme merkezinden zorla alınıp sınır dışı edilmek istenen göçmenlere uygulanan zulüm ve Suriyeli göçmenlere karşı ırkçı Zafer Partisi lideri faşist Ümit Özdağ’ın yürüttüğü kampanyanın yükseldiği yeni boyuttu. Üç olay da bugünkü verili göçmenlik ve mültecilik sorununun somut görünümünü veriyor.

İngiltere sınırları tanımayarak ve bin bir yolla aşarak ülkeye gelen 30 mülteciyle başlayarak çok sayıda mülteciyi Ruanda’ya sürgün etmeye girişti. Bu faşist ve ırkçı politika ezilen mülteci ve göçmenlerin karşı koyuşu ve birleşik direnişiyle püskürtüldü. Ruanda toplama kamplarına sürgün durduruldu. Britanya’nın emperyalist dünyaya öncülük ettiği “göçmen ihracatı” politikası, yeni bir nüfus politikasını kurumsallaştırıyor. Göç ve nüfus kontrolünü yeni sömürgeci ilişkiler sistematiği içinde “taşeron devlet”ler yoluyla çözme anlamına gelen bu politika, AB ve ABD tarafından da benimseniyor. Farklı biçimleriyle uygulanıyor. AB ile Türkiye göçmen anlaşması da tam olarak böyle bir göçmen nüfus kontrolünü ve göç hareketini yönetmeyi kapsıyor. Türk devleti AB’nin göçmen taşeronluğunu yürütüyor. ABD’nin benzer bir rolü Meksika’ya yüklemek istediği biliniyor. Göçmen nüfus bölgeleri oluşturma ve göç hareketlerini kontrol etme, emperyalist küreselleşme döneminin yeni sömürgeci bir karakteri olarak öne çıkıyor. Bu bağlamda göçmen ihracatı yeni bir kapitalist işbölümüne işaret ediyor. Her şeyi metalaştıran kapitalizm göçmenliği ve mülteciliği de metalaştırıyor. Nüfus kontrol ve sömürüsünü politik ekonominin bir alanı haline getiriyor. Göçmen nüfus bölgelerinin emperyalist devletlerin ve göçmen ithalini yüklenen taşeron devletler için ucuz ve güvenilir işgücü rezervlerini oluşturduğu açık bir gerçekliktir. Mülteciler üzerinden her iki taraf da kazanıyor.

Türkiye’deki mültecilerin farklı emek türlerinin sömürüsü konusunda AB ile Türk devletinin anlaştıkları bir sır değil. Göçmen nüfus bölgeleri ezilen mülteci ve göçmen işgücü türlerinin seçilip en ucuz ve güvencesiz bir biçimde kapitalist sömürü pazarına sunulduğu mekanlar olarak işlev görüyor. Türk devletinin tarihsel göçmenlik politikası esasen mübadele nüfus üzerine kurulmuştur. Türkleştirme ve asimilasyona dayalı bir göçmenlik politikasıdır bu. Kenan Evren’in Afganistan’dan getirttiği nüfus ya da Özal’ın Asya Türki cumhuriyetlerden gelenlere uyguladığı açık kapı politikası Türk devletinin asimilasyoncu pratiği ve çizgisiyle uygundur. Balkanlardaki Türk ve Müslüman nüfusu kendine katma ve Türklük potasında ergitme olarak vücut bulmuştur. Bu yüzden mülteciliğe kapalı bir hukuksal rejim benimsemiştir. Çok sınırlı ve spesifik bir mültecilik politikası gütmüştür. Sadece bazı Avrupa ülke yurttaşlarına mültecilik statüsü veren bir hukuk ve politika düzeni kurmuştur. Halihazırda Suriyeli mültecilerin misafir ve geçici sığınmacı olarak kabul edilmesi Türk devletinin kurucu tek ulus felsefesinin ve sımsıkı korunan asimilasyoncu çizgisinin dolaysız sonucudur. Suriyeli mültecilere karşı politik islamcı faşist rejim ikili bir politika izliyor. Mültecilerin özel ve seçilmiş bir bölümüne Türk vatandaşlığı hakkı tanıyarak kendi nüfusuna katıyor. Burada Suriyeli mültecilerden asimilasyona yatkın Türkmen, Arap ve Kürtlerden nitelikli emek ve sermaye gücüne sahip özel bir nüfus kategorisi seçiliyor. Milyonlarca mülteci ise ucuz işgücü olarak sömürülüyor. Misafir denilen anlamsız ve hukuken karşılıksız bir statüde tutuluyor. Suriye’deki iç savaş ve Türk devletinin yayılmacı savaşı sonucu Türkiye’ye akan Suriyeli milyonlarca mülteci en kötü koşullarda hayatını sürdürüyor. Burjuva Türk devletinin AB ile yaptığı anlaşma Suriyeli mültecilerin kontrolü ve birlikte sömürüsüne dayanıyor. AB ile at pazarlığı karakterine bürünen 8 milyar euroluk mültecilik anlaşmasında çelişkilerin keskinleştiği ve AB ile ilişkilerin bozulduğu her momentte burjuva Türk devleti mültecileri konvansiyonel bir araç haline getirdi. Mültecileri AB’nin üzerine sürdü. Yunanistan sınırına yığılan binlerce mülteci, burjuva Türk devletinin mültecileri en kirli pazarlıkların enstrümanı haline getirebileceğini gösterdi. Emperyalistlerle politik mücadelenin aracı haline gelen Suriyeli mülteciler Türkiye’deki iç siyasal mücadelenin de başat konularından biri olmaya devam ediyor. Burjuva Türk devletinin tekçi asimilasyonist ve mülteciliğe kapalı varoluşsal politikasının politik islamcı faşist şef tarafından çok cüzi boyut esnetilmesi Türk devlet milliyetçiliğini ve Türk ırkçılığını teyakkuza geçiriyor. İmparatorluk mirasının egemen Türk unsurunun geç ve soykırım pratikleri üzerinden gelişen uluslaşması ve tek ulus yapısına dayalı devlet gerçeği tüm burjuva düzen partilerinin ideolojisini ve politik mayasını belirliyor. Suriyeli mülteciler ekseninde saflaşan CHP, İYİP, Zafer Partisi, Memleket Partisi vs. vb. irili ufaklı partilerin hepsi burjuva Türk devletinin tekçi ve asimilasyonist kurucu felsefesinin milliyetçi ve ırkçı politikasını üretip uyguladıkları tartışma götürmez.

Bugün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de mülteciler burjuva müesses nizam partilerinin ırkçı ve faşist politikalarının konusu olarak aktüelleşiyor. Mülteciler ırkçı politikanın nesnesine dönüştürülüyor. Ümit Özdağ, Türk ırkçılığını körükleyen faşist politik kampanyalar örgütlüyor. İşbirlikçi burjuva Türk devletinin güncel yayılmacı emelleriyle uyumlu bu ırkçı kampanyaların bir ucu da Kürt halkına uzanıyor. Türkiye’deki emekçi sol bütün bu politik gerçeklikler tablosuna seyirci kalamaz. Göç hareketleriyle bağlı mültecilik ve göçmenlik sorunları sınıf savaşımının başat politik konuları olarak önümüzde duruyor ve kendini yakıcı biçimde dayatıyor. Emekçi sol hareketimizin mültecilerle ilgili kayıtsızlığı kabul edilemez. Sınırsız ve sömürüsüz bir dünya manifestosuyla kavga yürüten, işçi sınıfı ve ezilenlerin toplumsal kurtuluşunu hedefleyen marksist leninist komünistler mültecilik ve göçmenlik sorunlarını pratik politikanın konusu yapmalıdır. Mültecilere ve göçmenlere yönelik ırkçı ve zenefobik politik pratikler başta gelmek üzere, her türlü ayrımcı ve dışlayıcı politikaya açık ve cepheden karşı çıkmalı, ezilenlerin birleşik hareketini ve mücadelesinin pratik politikasını etkince geliştirmelidir. Güncel mültecilik sorunları ve konularına politik fail olarak müdahil olmalıdır. “Mülteciler ve sürgünler üzerindeki baskılara son”, “Mültecilere sığınma hakkı tanınsın”, “Irkçılığa hayır” şiarlarıyla güncel devrimci politika pratikleştirilebilir.

*İşçi Sınıfı ve Ezilenlerin Sesi ATILIM gazetesinin 1 Temmuz tarihli 69. sayı başyazısı.

ETHA

İlginizi çekebilecek yazılar

Benzer Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Fill out this field
Fill out this field
Lütfen geçerli bir e-posta adresi girin.
You need to agree with the terms to proceed

Menü