“Türkiye’ye devrim lazım devrim!” Birleşirsek Kazanırız! / Ulaş Kaya

AKP-MHP faşist iktidarının elinde Türkiye ekonomisi uçuşa değil çöküşe giderken, her gün Türk lirasının değerinin düşmesi döviz kurunun yükselmesi, halkın sofrasında ekmeği küçültmeye devam etmektedir.

Çalışanların yarısının asgari ücret aldığı koşullarda, asgari ücret erimekte, alım gücü düşmekte, yüksek enflasyonla birlikte hayat pahalılığı artmaktadır. Yoksullaşma derinleşmekte, Türkiye halkı için açlık gerçek bir tehdit olarak ortaya çıkmaktadır.

Ekonomik koşullarda yaşanan durumu artık faşizmin resmi kurumları bile saklayamamaktadır. TÜİK yıllık enflasyonu % 21.31 olarak açıklanmış durumda. Bu resmi açıklamaya rağmen İstanbul Ticaret Odası’nın hesaplaması % 24.05; bağımsız araştırmacıların (ENAGRUP) enflasyon tahmini ise % 58.65 olarak açıklandı. Enflasyonun yüksekliği beraberinde temel gıda ürünlerine yönelik gün gün zam yapılmasını doğurmaktadır. Bu gerçeklik yine TÜİK tarafından gizlenememektedir. TÜİK gıda ürünlerinde son 1 yıldaki fiyat artışları açıklamıştır. Patates % 84, margarin % 58, tavuk % 57, ayçiçek yağı % 49, mercimek % 49, nohut % 47, makarna % 45, süt % 39, yumurta % 37, un % 37, ekmek % 30 zamlanmış durumdadır.

AKP-MHP faşizminin ve özellikle AKP Genel Başkanı R.T.Erdoğan’ın izlediği ekonomi politikası bilinçli, sınıfsal bir tercihtir. İktidar izlemiş olduğu politikayla bir avuç yandaşı zengin ederken geniş kitlelerin yoksullaşmasına, emeğin sefalet ücretine mahkum edilmesine çalışmaktadır. Bu politika ise “Çin tipi kalkınma” olarak propaganda edilmektedir. Bu söylemin, iktidarın karşı devrimci bir propagandası olduğu açıktır. Bir avuç halk düşmanı, zenginlik ve lüks içinde yüzerken, geniş kitleler ağır bir sefalet, yoksulluk koşullarına mâhkum edilmektedir.

Şu an Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu kriz hali yapısaldır ve 2017’de başlayan ekonomik krizin devamıdır. Sanıldığının aksine ekonomik krizin nedeni tek başına R.T.Erdoğan değildir. Elbette krizin derinleşmesinde, işçi sınıfının ve emekçi halkın yoksullaşmasında, kitlelerin açlık tehlikesiyle yüz yüze kalmasında bir numaralı sorumlu R.T.Erdoğan’dır. Ancak yaşanan ekonomik krizin arkasında Türkiye ekonomisinin yapısal durumu belirleyicidir.

Türkiye’nin ekonomisi, emperyalist mali sermayeye bağımlı, yarı-sömürge, yarı-feodal bir yapıya sahiptir. Bu durum beraberinde ekonominin emperyalist mali sermayeye bağımlılık temelinde dönem dönem krize girmesine neden olmaktadır. Türkiye ekonomisinin emperyalist mali sermaye girişine bağımlı olması beraberinde emperyalist mali piyasalarda yaşanan kriz ve gelişmelerden doğrudan etkilenmesine neden olmaktadır. Ekonominin bu yapısı, yüksek dış borç ve ithalata bağımlılığıyla birleştiğinde, sistemin oldukça kırılgan olmasına neden olmakta, emperyalist mali sermayenin sömürü ve rantına açık olmasını doğurmaktadır.

“Türk Usulü Başkanlık Rejimi” olarak tanımlanan “tek adam” yönetiminde ve faşist diktatörlük koşullarında, “bir şirket gibi yönetilen” Türkiye ekonomisi, emperyalist mali sermayeye bağımlılık temelinde, her türlü hırsızlığın, yağmanın, kayırmacılığın, yolsuzluğun yapıldığı koşullarda iflas etmiş durumdadır.

Ekonominin içinde bulunduğu durumun bu özellikleri, R.T.Erdoğan’ın iktidardan uzaklaştırılmasına rağmen koşulların düzen içinde çözülmeyeceğini de göstermektedir. Türkiye ekonomisinin emperyalist mali sermayeye olan bağımlılığı ortadan kaldırılmadıkça, emperyalist mali sermayenin sömürüsü sonlandırılmadıkça, ekonomik krizler tekrarlanmaya devam edecek, işçi sınıfının sefalet ücretine mahkum edilmesi, emekçi halkın yoksullukla, işsizlikle, açlıkla terbiye edilme politikası ısrarla sürdürülecektir. Sorun sadece AKP ve R.T.Erdoğan değil sistem sorunudur.

Kendiliğinden bilince karşı faşist tahkimat!

AKP-MHP faşist iktidarının ekonomi politikaları, işçi sınıfını ve emekçi halkı daha da yoksullaştırırken, halk kitlelerinde iktidara yönelik öfke ve tepki artıyor.

Kitlelerde “kendiliğinden politikleşme” artmaktadır. Adıyaman’da köylünün “tırşıkçı kapitalizm” isyanının ardından, Antep’te bir başka köylünün “tek yol devrim ve sosyalizm” haykırışına, Antalya’dan bir genç “Türkiye’ye devrim lazım devrim” sloganıyla eşlik etmektedir. Bu örnekler çoğaltılabilir.

Çarşı pazarda gezen herkes, kitlelerin içinde bulundukları koşullara yönelik bir öfke ve tepkinin ortaya çıktığını, kendiliğinden bir bilincin geliştiğini rahatlıkla gözlemleyecektir. AKP-MHP faşist ittifakının yönelik kitle desteğinin azaldığını kimi burjuva anket şirketleri de yaptıkları kamuoyu araştırmalarıyla açıklamaktadırlar. Uzunca bir süredir ilk kez burjuva muhalefet iktidardan rol çalmakta ve gündem belirlemeye başlamaktadır.

Kendiliğinden bilincin devrimci- komünist önderlikten, birleşik devrimci mücadeleden kopuk geliştiği açıktır. Kitlelerin yoksullaşması, açlık tehlikesinin baş göstermesi kendiliğinden bir devrime yol açmayacaktır. Türk lirasının değer kaybetmesiyle yükselen enflasyonun toplumsal yansıması yoksullukla birlikte ötesinde iki tercihi dayatacaktır. Ya faşizm, daha da azgınlaşacak ve yoluna başkaca partiler, enstrümanlarla devam ederek kitlelerin öfkesi sistemin derin dehlizlerinde heba edilecek, eskisinden daha güçlü bir zemin üzerinde yükselecek ya da kitleler sistemi sarsan direniş ve isyanlara yönelerek düzeni temellerinden sarsacak.

Türk hakim sınıfları da bu gerçeğin oldukça farkındadır. Bunun son örneğinin ayın sonunda gerçekleştirdikleri Milli Güvenlik Kurumu (MGK) toplantısından sonra yayınladıkları bildiride ifade etmişlerdir. Bildiride; “Türkiye’nin inşa ettiği sağlam altyapı üzerinde, hedeflerine uygun şekilde yatırım, üretim, istihdam ve ihracat odaklı ekonomi politikalarını hayata geçirme sürecinde karşılaştığı ve karşılaşabileceği sınamalar ile tehditler değerlendirilmiş…” ifadeleri kullanılmaktadır.

Her ne kadar MGK, başkanlık sisteminde eski konumundan uzaklaşmış bir kurum olsa da Türk hâkim sınıfları ve onların devlet aygıtı için önemli bir kurumdur. Bildiride de açıkça ifade edildiği üzere, AKP-MHP iktidarı, Çin tipi ekonomik kalkınma hayalleriyle devreye koyduğu ekonomi politikaları, bir devlet politikası olarak sürdürülecek, bu politikalara karşı gelen herkes “terörist” ilan edilecektir. Kısacası faşizm ekonomide uygulamaya konulan politikaları eleştirilenleri bir tehdit olarak kodlamış durumdadır.

TC, bu kararıyla gerçekte şunu ifade etmektedir; “İşçi sınıfı ve emekçi halkın yaşam koşullarını daha da kötüleştirip değersizleştireceğiz”, “şirket, arazi, mülk vb. ülkede ne varsa milyonlarca insanın adeta köleleştirilmiş emeğini de ekleyip tezgaha koyacağız” ve “emperyalist mali sermayeye pazarlayacağız”, “böyle kalkınacağız!”, “bu politikayı eleştirenleri, bu ekonomik kalkınma modeline karşı çıkanları ise ‘terörist’, ‘vatan haini’ ilan edeceğiz” ve “üzerlerine faşist terörle gideceğiz!” MGK kararının dediği budur!

Türk hakim sınıflarının seçim sath-ı mahalline girildiği koşullarda, -tıpkı 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra yaşananlar gibi- her türlü yol ve yöntem kullanılarak halka yönelik saldırılar artacaktır. AKP-MHP iktidarı katletme, tutuklama saldırılarının yanında, her türlü provokasyona ve psikolojik harp tekniklerine başvuracaktır.

Daha şimdiden “Erdoğan’ın mitingine bombalı saldırı önlendi” haberleri yandaş basında boy göstermeye başlamıştır. İktidar kaybettiği kitle desteğinin akışını durdurmak için yoğun bir mağduriyet kampanyası içerisindedir. “Ekonomide kurtuluş savaşı vermek”ten, “dış güçlere”, “düşman yoksa yaratma” açıklamalarına kadar bir dizi söylem buna işaret etmektedir.

Bu propagandaya son dönemde R.T.Erdoğan’ın yaptığı “ilginç” açıklamalar da eşlik etmektedir. R.T.Erdoğan; “Ülkeyi tek parti faşizmine sürüklemeye çalışıyorlar. Ortada ne demokrasi ne hak özgürlükler ne ekonomi ne dış politika konusunda herhangi bir program yok. Sadece lak lak var, ucuz kabadayılık var” diyebilmektedir. (4 Aralık. 2021)

Ve yine, “Kendi çocuklarını şatafat içinde yaşatırken bu şehrin, bu ülkenin evlatlarına ölümü ve öldürmeyi reva görenlere meydanı asla bırakmayacağız” açıklamasında bulunabilmektedir. (4 Aralık. 2021) Bütün bu açıklamalarda aslında R.T.Erdoğan kendisini tariflemektedir. Ancak buna rağmen ısrarla yalana, manipülasyona ve karşı propagandaya başvurmaktadır.

Bütün bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere Türk hâkim sınıfları seçim sath-ı mahalline girmiş ve buna uygun davranmaktadırlar. Ana muhalefet partisinin seçim mitinglerine, Kemal Kılıçdaroğlu’nun da “siyasete başlaması” da bununla ilgilidir.

Öte yandan iktidar boş durmamakta, muhalefete gözdağı vermeye çalışmaktadır. Son olarak DEVA Partisi’ne “casusluk” operasyonu; MHP üzerinden Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’a tehdit; HDP kapatma davasının hızlandırılması ve HDP’ye yönelik tutuklama saldırılarının sürdürülmesi gibi gelişmeler daha şimdiden “seçim çalışmaları”nın başladığının işaretleridir.

TC tarihi bize –düzen içi gelişmeler ne olursa olsun– hakim sınıfların çeşitli klikleri arasında çelişkilerin keskinleşmesinin beraberinde halka, ilericilere, devrimcilere yönelik saldırıların daha da arttığını göstermektedir. Faşizmin MGK kararında da açıkça ifade ettiği üzere halkı daha da yoksullaştırıcı ekonomi politikalarının hayata geçirilmesi ancak ve ancak faşist baskının daha da arttırılmasıyla sağlanmaya çalışılacaktır.

“İkinci Yol”un gündemleştirilmesi

Ekonomiyi düzeltmenin tek yolu emperyalizme bağımlılığı sonlandırmaktan, Türk hâkim sınıfları tarafından hırsızlıkla el konulan, yağmalanan, gasp edilen mülkiyetleri kamulaştırmaktan, sömürüye son vermekten geçmektedir. Kısacası tek yol demokratik halk devrimidir. Birleşik devrimci mücadelenin zaferidir!

Bu yol, hakim sınıf kliklerinin halk kitlelerinin önüne koyduğu “Cumhur” ve “Millet” ittifakların tek alternatifi olarak ikinci yolun gündemleştirilmesidir. Bu gerçek bize sistemin uygulamaya koyduğu ve örnek aldığını propaganda ettiği Çin yolunu izlemeyi salık verir.

Türkiye halkının tek çıkış yolu Mao Zedung önderliğindeki Çin halkının devrim yürüyüşüdür. Bu yolu gündemleştirmek aynı zamanda devrimci hareketin görece güçsüz olduğu koşullarda faşizmin azgın saldırıları karşısında “atom bombasından bile daha güçlü olan halk kitlelerinin gücüne” güven duymamızı salık verir.

Halk kitlelerinin yenilmez gücüne güvenmenin, faşizmin tüm gücüyle gerçekleştirdiği saldırganlığı durdurma ve onu tarihi çöplüğüne göndermenin tek yolunun birleşik devrimci mücadelenin yükseltilmesinden geçtiği bilinmelidir. Bu anlamda içinden geçtiğimiz koşullarda Birleşik Mücadele Güçleri’nin “Birleşirsek Kazanırız” kampanyası, önem ve gerekliliğini korumaktadır. Son dönemde Sol Parti, TKP ve EMEP arasında HDP’siz ittifak görüşmeleri ile TİP’in CHP’ye sıcak mesajları faşizmin sola yönelik restorasyonuna işaret etmektedir. Bu temelde başta Kürt ulusuna düşmanlık olmak üzere sosyal şoven politikalar yeniden gündemleştirilmektedir.

Bu türden girişimler elbette dikkat çekicidir. Özellikle de devrimcilerin “Birleşirsek Kazanırız” şiarını yükselttiği koşullarda bir hayli de anlamlıdır. Ve aslında sabah akşam konforlu köşelerinde devrimci hareketin güçsüz olduğunu tekrarlayanların gerçek kaygılarına işaret ettiği kadar, Birleşik Mücadele Güçleri’nin pratik etkisini de göstermektedir.

Sokakta ve kitlelerin hareketinin içinde olmayı sürdürmeliyiz. Bu noktada önümüzde iki başarılı pratik örnek vardır. Bunlardan bir tanesi 24 Ekim’de İstanbul’da gerçekleştirilen “İşçi Emekçi Mitingi”dir. Benzer şekilde 12 Aralık Pazar günü İzmir’de Bornova Cumhuriyet Meydanı’nda gerçekleştirilecek olan “İnsanca ve Onurlu Bir Yaşam İçin İşçi Emekçi Buluşması” çalışması önemli pratik deneyimler açığa çıkartan bir çalışmadır. Bu türden ortak çalışmalardan öğrenmek ve daha üst boyutta yeniden örgütlenmek temel yaklaşımımız olmalıdır.

Hâkim sınıfların seçimleri gündemleştirdiği, halka ve devrimcilere yönelik her türden faşist saldırganlığın arttırıldığı koşularda giderek artan yoksullaşma ve açlık koşullarına karşı kitlelerin içinde daha fazla kök salmak, Birleşik Mücadele Güçleri’nin mahalle ve sokak ayağını daha üst boyutta örgütlemek temel gündemimiz olmaya devam etmelidir.

Bu neden önemlidir? Çünkü önümüzde hakim sınıfların temsilcilerinin de sıklıkla dillendirdiği gibi, yeni Gezilerin yaşanması olasıdır. Önümüzdeki süreçte yeni “Gezi”lerin gerçekleşmesi olasılığına karşı şimdiden hazırlanmamız gerekir.

Kitlelerin hareketini yakalamak, gelişen direnişlerin içinde olmak ve onunla bütünleşmek temel hedefimiz olacaktır!

Kaynak: Özgür Gelecek

İlginizi çekebilecek yazılar

Tags:

Benzer Yazılar

Menü