Savaş politikaları ve kimyasal silahlar / Zeki AKIL

  • Kürtlerin kimyasal silahlarla katli zımni bir kabul görüyor, suç ortaklığı yapılıyor.
  • Bu sessizlik başka türlü nasıl açıklanır?

 

Türk devleti Güney Kürdistan’da gerillaya karşı kimyasal silahlar kullanmaya devam ediyor. Buna karşı kamuoyunda kısmi bir hareketlenme görülmeye başlandı ama tepkiler çok sınırlı.

Türkiye’nin kendisi de kimyasal silahların yasaklanmasına karşı sözleşmeleri imzalamış. Ancak bu kuralları ihlal etmeye ve savaş suçları işlemekten geri durmuyor.

Bilindiği gibi, Türk devletinin yasalarında işkence suç olarak tanımlanıyor. Ama dünya alem biliyor ki, işkence bu ülkede oldukça yaygın ve sistemli biçimde uygulanıyor. Bunu Türk devletini yönetenler de bazen kabul etmek zorunda kalıyorlar.

Erdoğan bir zamanlar Diyarbakır cezaevinin önüne gidip gözyaşı dökmüştü. Ayrıca kendi yönetimi altında işkenceye sıfır tolerans gösterileceğini açıklamıştı.

İşkence uygulamaları açısından Türk devleti dünyada teşhir olmuştur. Buna rağmen insanlık suçu olan bu uygulamalardan vazgeçmediler.

Kürtlerin hak aramalarını ve halkın demokrasi taleplerini karşılama yerine bastırma yolunu tercih ettikleri için bu bataklıktan ve kısır döngüden çıkamıyorlar. Çelişki ve çatışma derinleştikçe suçlarına yeni suçlar ekliyorlar.

İşkence, faili meçhul cinayetler, işgaller devletini günlük icraatları ve olağan yönetme tarzı haline geldi.

Bu saldırı ve bastırma, kara propaganda, suçları inkar etme yetmeyince şimdi de iş kimyasal silahları kullanmaya geldi.

Gerillaya karşı daha önce de bu silahları kullanmışlardı. Ancak şimdi bu silahları kullanma daha yaygın ve sürekli bir hal aldı.

Özellikle Nisan ayından beri Zap, Avaşîn ve Metîna’ya yönelik saldırılarında istedikleri gibi sonuç alamayınca, kimyasal silahları devreye koydular.

Hesapları bu alanları hava gücü üstünlüğünü kullanarak işgal etmek ve diğer bölgelere ilerlemekti. Ancak gerillanın direnişi bu hesaplarını bozdu. Ama onlar hedeflerinden vazgeçmediler.

Savaşı kuralları içinde hareket etmediler. Yasaklanmış silahları kullanarak sonuç almak istiyorlar.

Türk devleti gibi ırkçı ve soykırımcı bir devletten bunlar beklenir. Onu durduracak, caydıracak yaptırımlar ve önlemler olmazsa suç işlemeye devam eder. Tıpkı işkenceyi günlük yaşamın parçası haline getirdiği gibi.

Güney halkı kıyameti koparmalı

Burada Güney Kürdistan halkının tavrı çok önemlidir. Çünkü Güney halkı, yakın tarihte Saddam’ın Halepçe’ye karşı kimyasal saldırılarına tanık oldu.

Halepçe’yi yaşayan bir halk bu haberleri duyar duymaz kıyameti koparmalıydı. Yeni Halepçeler yanı başlarında, yine kendi topraklarında yaşanıyor. Yine Kürt halkına düşman güçler tarafından Kürtlerin çocukları katlediliyor.

AB, BM, AK suça ortaktır

Bu konuda çağrılar ve kamuoyunu bilgilendirme yapıldığı halde uluslararası güçlerden ve ilgili kurumlardan ses çıkmıyor.
Kürtlerin kimyasal silahlarla katli zımni bir kabul görüyor, suç ortaklığı yapılıyor. Bu sessizlik başka türlü nasıl açıklanır?

BM ve ilgili kuruluşlar hızla karar alıp olayların geçtiği yerlerde araştırma yapabilirler. Bu çok zor bir iş değildir.

Adeta Türk devletinin dokunulmazlığı var. Suç işleme özgürlüğüne sahipler. Böyle olduğu için Rojava dahil Kürtlerin olduğu her yere saldırıyorlar, katliamlar yapıyor ve Kürtleri yerlerinden sürüyorlar.

Faşist Erdoğan ve muhalefetin kimlik sınavı

Erdoğan hükümeti Güney ve Rojava üzerinde işgalini ve saldırılarını durdurmuyor.

Türkiye’nin sınırları dışına orduyu göndermek için meclisten karar çıkarmaları gerekiyor.

Şimdiye kadar muhalefet olduğunu söyleyen partiler Erdoğan’ın arkasına dizilip istenen savaş tezkerelerine evet dediler.

Savaş tezkerelerine evet diyen muhalefet, her şeyiyle Erdoğan karşısında kimliğini ve siyasi iddiasını kaybediyor. Çünkü Erdoğan bu savaş ve kışkırttığı milliyetçilik sayesinde toplumu ve muhalefeti susturuyor.

İlkesizlik muhalefet değildir

Muhalefet Türkiye’nin kötü yönetildiğini, halkın zamlar ve yoksulluk altında ezildiğini ve Erdoğan’ın bir dikta rejimi kurduğunu söylüyor ve sözde eleştiriyor. Ama Türkiye’deki yoksulluğun ve ekonomik çöküşün temel nedeni sürdürülen savaş politikalarıdır.

Siyasi ortamın zehirlenmesi ve kutuplaşmanın, muhalefetin tehdit altında tutulmasının da nedeni Kürt düşmanlığı ve savaştır.

Ayrıca belediye seçimlerinde muhalefet Kürtlerin desteği sayesinde İstanbul ve Anakara gibi belediyeleri kazandı. Bu sayede muhalefet kendine geldi, söz söyleyecek gücü kendisinde buldu. AKP büyük rant alanlarından oldu.

AKP şimdi sıkışmış, oyları dibe vuruyor. Herkesin bildiği ve söylediği gibi Erdoğan’ın bir savaşa ve krize ihtiyacı var. Bunun dışında, normal koşullarda AKP’nin seçimi kazanma şansı yok.

Kürtlere yaklaşım turnosoldur

CHP ve diğer partiler savaş tezkeresine ‘evet’ diyerek, Erdoğan’ı başlarından atamazlar. Erdoğan da bunu bildiği için onları sıraya dizmek için önlerine savaş tezkeresini koyuyor.

Muhalefet bu karanlık ve kirli oyunlara, manevralara tutum almadıkça Türkiye düze çıkamaz.

Türkiye dışarıda savaş içindeyken ve ekonomik kaynaklar heba edilirken nasıl barışa, huzura ve refaha kavuşur?

Muhalefet ya ikiyüzlülüğü bırakır ve Erdoğan’ın arkasına dizilmez, ya da kimlik yitimini kabullenir.

Kürt sorununa yaklaşım ve savaş karşısında duruş turnusol kâğıdı rolünü oynuyor. Kimsenin kendisini gizlemesine veya farklı davranmasına olanak bırakmıyor.

Dolayısıyla oylanan savaş tezkeresi değil, Türkiye’nin geleceği olacaktır.

Muhalefet umut vermiyor, ama halkın bu gerçeği bilmesi ve muhalefetle ilişkisini bu gerçekler üzerinden ele alması gerekiyor.

https://www.ozgurpolitika.com/haberi-savas-politikalari-ve-kimyasal-silahlar-155380