Zindanları duyalım / Cihan DENİZ 

  • Resme bütünlüklü baktığımızda tüm işaretler faşizm ve sömürgeciliğin kaçınılmaz çöküşünün arifesinde cezaevleri üzerinden çökertme planını yeniden devreye koymayı ve kıramadığı Kürt iradesini bu yolla kırmayı amaçladığını göstermektedir.

Gündem çok yoğun…

Bir yanda kirli savaş, işgal ve buna karşı gösterilen direniş.
Diğer yanda baskılar, tutuklamalar, yasaklamalar ve her türlü haksızlık ve adaletsizlik.

Ve tabi emekçilerin ve ezilenlerin değişmez gündemi yoksulluk ve sömürü.

Tüm bu yoğunluğa rağmen, cezaevleri, demokratik siyasetin, insan hakları savunucularının, başta Tabipler birliği ve Barolar birliği olmak üzere meslek örgütlerinin en öncelikli gündem maddesi olmalıdır.

Evet iktidar bugün gerilemektedir. Her geçen gün, onu sonuna bir gün daha yaklaştırmaktadır.

Tüm bunlar doğrudur, ama unutulmamalıdır ki ve tarihsel örnekler de göstermektedir ki, ne kadar sonuna yaklaşmış olursa olsun faşizm baskı, zulümden vazgeçmez. Tersine kendi paçasını kurtarmanın da derdiyle zulüm ve baskıyı artırır.

Nazi Almanya’sındaki ölüm kamplarının neredeyse son güne kadar çalışmaya devam etmesi; trenlerin dört bir taraftan bu ölüm kamplarına katledilmek üzere Yahudiler başta olmak üzere iblisleştirdiği tüm kesimleri göndermeye devam etmesi; sona yaklaştıkça ardından kanıt bırakmamanın da derdiyle bu ölüm kamplarında tutulan ama bir şekilde hayatta kalmayı başarmış olanları giderayak katletmesi hatırlanmalıdır.

Evet, bugün cezaevlerinde bu tarihsel süreci anımsatan bir süreç yaşanmaktadır.

İktidar, artık önlenemez olan gidişinin arifesinde, cezaevlerinde yeni ve çok tehlikeli bir konsepti devreye koymuştur.

Çok da uzun olmayan bir süre önce yaptığı açıklamada “Cezaevinde baskılar ve gerilim politikası artıyor.

Cezaevlerinde yaşanacak, yaşanabilecek bütün sorunların, ya da olası daha ağır saldırıların ve kayıpların sorumlusu doğrudan siyasi iktidar ve Adalet Bakanlığı’dır” diyen önceki dönem HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, hem bu duruma hem de bu durumun sorumlusuna işaret etmektedir.

Sadece Figen Yüksekdağ’ın açıklaması değil, tüm engellemelere, tüm kısıtlamalara rağmen, cezaevlerinden bizlere ulaşan bilgi kırıntıları bile insanı dehşete düşürmek ve derhal bir şeyler yapmaya sevk etmek için yeterlidir.

Bununla beraber,  Diyarbakır Zindanı’nda yaşananları Kürtleri ve Kürtlüğü hedef alan bir konseptin bir paçası olarak değil,
Esat Oktay’ın kişiliğiyle açıklamak ne kadar yanlış ise, bugün de cezaevlerinde yaşananları tekil olaylar, belli bir cezaevine has uygulamalar olarak ele alıp devreye konulmuş konsepti görmemek de bir o kadar yanıltıcı olacaktır.

Resme bütünlüklü baktığımızda tüm işaretler faşizm ve sömürgeciliğin kaçınılmaz çöküşünün arifesinde cezaevleri üzerinden çökertme planını yeniden devreye koymayı ve kıramadığı Kürt iradesini bu yolla kırmayı amaçladığını göstermektedir.

En basit insani konudan başlayarak her şey mahpusların onurunu ve iradesini kırmak için bir araca dönüşmüş durumdadır.

Covid-19 salgını bahane edilerek mahpusların büyük mücadeleler ve bedellerle kazandıkları hakların ellerinden alınmasının ötesinde, işkence ve kötü muamele cezaevlerinin yeni normali olmuş durumdadır:

Mahpusların toplu işkenceden geçirilmesi, cezaevinden alınıp tekrar poliste ifade vermeye zorlanması, tecrit, çıplak arama, kelepçeli muayene, ayakta ve askeri düzende sayım dayatması, sürgünler, farklı mahpuslar arasındaki ilişkin kesilmesi, bağımsızlar koğuşu dayatması, hasta mahpusların tedavilerinin yapılmaması, en ufak bir karşı çıkışta verilen disiplin cezaları ve daha niceleri…

Ve tabii ki bu baskılardan yeniden devreye sokulan “Türkçe konuş çok konuş” anlayışıyla Kürtçe de nasibini aldı.

Bir dönem Kürt sorunu konusunda mahpusların aileleriyle Kürtçe konuşmasına izin vermekle övünüyorlardı. Ama o günler de geride kaldı.

Bu yeni konseptle beraber, artık birçok cezaevinde mahpusların aileleriyle telefonda Kürtçe konuşması da yasaklanmaya başlandı.

Kürtçe mektuplar ve kitaplar için mahpuslardan çeviri parası istenmesi de fiilen Kürtçe’nin cezaevlerinde yasaklanması anlamına gelmektedir.

Tüm bunların ortak noktası mahpusların onurunu ve kimliğini hedef almasıdır; onları iktidarın karşısında yalnız ve çaresiz hissettirmek ve bu yolla da mahpusların direniş iradesini ve örgütlü duruşunu kırmaktır.

Bunun en son noktası, 2021 ile devreye sokulan yeni bir uygulama ile cezasının yatarı bitmiş mahpuslara pişmanlık dayatması yapılması ve bunu kabul etmeyen mahpusların serbest bırakılmamasıdır.

Özcesi siyasi mahpuslara ya onursuzluğu ve pişmanlığı kabul edip cezaevinden çıkarsın ya da sonuçlarına katlanırsan denmektedir.

Çok açıktır ki cezaevindeki mahpuslar tüm bu baskı ve zulümlere karşı onurlarından, kimliklerinden ve düşüncelerinden taviz vermeden büyük bir direniş sergilemişler ve sergilemeye devam etmektedirler.

Fakat giderek daha da katmerleşen ve ağırlaşan bu baskılara karşı direniş sadece mahpusların omuzlarına yıkılamaz. Zaten onlar direniyor deyip cezaevlerine gözümüzü ve kulağımızı kapatamayız.

Bizlerin özgürlüğü için en büyük bedelleri göze alarak, mücadele edip cezaevine girmiş olanların maruz kaldığı bu baskıların sona erdirilmesi için aktif bir mücadele içinde olmak, hepimizi için insani ve ahlaki sorumluluktur.

Dahası bu siyasi bir görevdir de; çünkü faşizmi en güçlü olduğunu, kontrolün tamamen kendisinde olduğunu düşündüğü cezaevlerinde yenilgiye uğratmak onun sonunu daha da hızlandıracaktır.

Cihan DENİZ