Kadınlar şiddetin kader olmadığını çoktan öğrendi / Oya Açan

25 Kasım’ın öngünündeyiz.

Evde ‘hayır’ diyen kadını evin erkeği, dışarda yaşadığı koşullara isyan edip özgürlük için mücadele eden muhalif kadını devlet şiddeti vuruyor. Evdeki erkeği devlet koruyor; devletin kol kanat gerip sırtının sıvazlanmasından cesaret bulan erkek her şeyin hakimi gibi davranıyor.

Bu cesaret şiddetin her türlü biçimini uygulasa bile hiçbir cezaya ya da yaptırıma uğramama güveni veriyor. Yüzlerce yıldır kölece bir yaşama mahkum ettikleri kadınların öfkesi ve eylemi onları bir yandan da müthiş korkutuyor. Şimdiye dek konforunu sürdükleri bu ömür törpüsü “hizmetler” tehlikeye girecek. Yaratılan ve artık neredeyse genlere işlemiş olan toplumsal roller daha derinden sorgulanacak…

Erdoğan, geçenlerde bir vesileyle dile getirdiği veciz cümle ‘devlet-millet-aile’ bileşkesinin nasıl bir önem taşıdığını gösteriyor: “Güçlü aile güçlü milletleri doğurur. Zayıf aile güçlü milleti zayıflatır…” Faşist Hitler rejimi döneminde de ailenin rolü, şimdiki gibi “güçlü aile-güçlü millet ve devlet” çıplaklığında konulmuştu.

Sistemin en bariz çekirdeği burjuva ailenin bekası için ‘canlarını dişlerine takmış’ durumdalar. Ailede kadına biçilen rol hatırlanırsa toplum mühendisliğinde neden önce kadından başladığını, varlığının nasıl işlevlendirilmeye çalışıldığını, aksi durumda onu nelerin beklediğini anlarız.

*

Taciz ve tecavüzleri, çocuk istismarlarına şimdilik bir yana bırakıyoruz. Yalnızca geçtiğimiz Kasım’dan bu yana Türkiye’de 336 kadın erkekler tarafından katledildi ve 223 kadın şüpheli bir şekilde yaşamını yitirdi. Kadına karşı fiziksel şiddetin cinayete varan biçimleri daha çıplak ve görünür olduğu için herkesin zihnine çakılıp kalıyor. Bir de hayatın farklı alanlarına sızmış ve kadınların bir saniye peşini bırakmayan psikolojik/duygusal, ekonomik ve cinsel şiddet olgusu var. Katledilmese bile emekleri hiçe sayılmış, hayatları talan edilmiş kadınlar bunları ömür boyu yaşıyor.

Kadınlara yönelik baskı, topluluğun bir parçası olan insanların daha önce sahip olduğu her türden eşitliği yok eden bir yapı olan özel mülkiyetten kaynaklanır (Engels). Eşitsizlik üzerine inşa edilen toplumsal cinsiyet kalıpları her türden şiddete de zemin hazırlayan unsurlardır.

Gözaltılarla, kaybetmelerle, işkence ve tutuklamalarla 30 yıla varan hapsetmelerle hükmünü yürüten erkek devlet şiddetine rağmen kadınlar mücadeleden bir saniye vazgeçmiyor. Aksine bu mücadele hayatlarının merkezine daha fazla yerleşiyor, başkaları açısından da esin kaynağı oluyor, özgüven filizlerini suluyor.

Yanı başımızda kardeşi iki yıldır kaybedilen ablası Aygül haykırıyor Gülistan’ın: “Yani şimdi biz, Gülistan’ı bulsak ve o veledi içeri tıktırsak, patriyarka mı yıkılır? Yıkılmaz ama bu iyi bir şeydir; bu işe emek harcayan herkese güç ve özgüven verir; yani bu ülkede en az bulunan şeyleri…”

Türkiye gibi bir gericiliğin dal budak sardığı bir coğrafyada kadınların öfkesine tercüman olan “Erkek devlet şiddetine karşı isyandayız’ cümlesi bile tutuklanma nedeni olabiliyor. Ataerkil kapitalist sistem kendisine karşı çıkanları düşman kategorisinde kodluyor, kadınlar olunca bu düşmanlığın dozu da artıyor.

*

Kadınlar, 5 bin yıllık tarih boyunca biçimi değişse de özü hep aynı kalan ezilme ve köleleştirilme, itaate zorlama ve boyun eğdirme biçimlerine maruz kaldılar. Kadınların özgür bir yaşam mücadelesi de yoğunluğu ve yaygınlığı -yıllar içinde ve dünyanın farklı yörelerinde- değişse de sürdü/sürüyor.

Burjuva diktatörlükleri ve onların gerici ideolojik aygıtlarının kadınların tarihsel-toplumsal kazanımlarına dönük saldırıları da dünyanın dört bir yanında gelişip güçlenen kadın hareketinin talepleri ve eylem biçimleri de neredeyse birbirinin aynı.

Çünkü dünya değişirken kadın kitlelerinin toplumsal konumu da değişti.

Çünkü, ataerkil kapitalizmin işleyişi açısından kadını ailenin bekçisi kılmak, emek gücünün yeniden üretimi görevleriyle eve zincirlemek kaçınılmazdır! Üretimin dünya çapında toplumsallaşma düzeyi kadının aynı zamanda kapitalist üretime doğrudan katılmasını zorunlu hale getiriyor. Bu da ailenin krizini tetikliyor.

Çünkü, sistemin krizi kadını hem temel sacayaklarından biri olan erkek egemenliğinin hem de kapitalist sistemin bizzat kendisinin ve siyasi temsilcilerinin hedefi haline getiriyor.

Kadının toplumsal konumunun daha net bir sınıfsal içerik kazanması ve erkek egemen saldırganlığın tüm biçimlerinin de aslında bu sınıfsal zemin üzerinden şekillenmesi erkek devlet şiddetine “evrensel” bir nitelik kazandırıyor.

Bu nedenle emek-sermaye çelişkisini, kapitalizm-emperyalizm-faşizm karşıtlığını, bu zemin üzerinden yükselen diğer sorunları kapsamayan bir kadın mücadelesi eksiktir, güdüktür, sonuç almaktan uzaktır.

*

Kadın dinamiği aslında her dönem sınıf mücadelesinin en kararlı parçası olmuştur. Mücadeleye katılmaya karar vermeleri çoğu zaman sancılı ve güç oluyor ama kadınlar karar verip katıldıklarında muazzam bir güce dönüşüyorlar. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Günü‘nün esin kaynağı Mirabel Kardeşler de bunun tipik ifadesidir.

Kadına yönelik şiddet nasıl bütün hayatımızı ele geçirdiyse özgürleşme ve hayatımızı geri alma mücadelesi de kapitalizme ve erkek egemenliğine karşı devrim ve sosyalizm kavgası yatağında akmalı. Bu da ancak örgütlenmek, örgütlenmek ve örgütlenmekle mümkün.

*

Toplumsal öfkenin en diri filizlerini buduyorlar. İran’da Jîna Mahsa Amini oluyor bu kıvılcımın adı, Kürdistan’ta Nagihan Akarsel… Çünkü burjuvazi, toplumsal isyan ve devrimlerin bir kez ateşlendi mi arkasının nasıl geldiğini tarihsel deneyiminden biliyor. Daha gür bir şekilde gelişip güçlenmesinden, yayılıp yaygınlaşmasından korkuyor.

Bu korkularını gerçek kılmak için ayağa kalktık, arkasını getirelim! 25 Kasım’da kadına karşı şiddete, aşağılanmaya, emeğimizin talanına, özgürlüklerimizin çalınmasına, yoksul hayatlarımızı daha da yaşanmaz hale getiren kapitalist sisteme ve eril tahakküme karşı birleşmiş kadın örgütlüğünün gücünü gösterelim!

Jin, jiyan, azadi!

Yorum yap

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir