Seyretmekten bıkmadık mı?..

Taksim’deki bombalı saldırının üzerinden -bugün itibarıyla- beş gün geçti. Bu beş gün zarfında ortaya çıkan -daha doğrusu sızdırılan- bilgi kırıntıları bile işin içinde devletin -en azından bir kanadının- parmağı olduğu kuşkusunu güçlendirecek yönde.

Eylemin faili olarak lanse edilen Ahlam Albashır’ın “özel eğitimden geçirilmiş bir militan” olmak şurada dursun, muhtemelen nasıl bir belaya bulaştırıldığının dahi farkında olmadığı eylem günü giydiği kıyafet ve bombalı paketi bıraktıktan sonra kaçarken sergilediği panikten yakalandıktan sonra basına servis edilen görüntülerine kadar her halinden belliydi.

Doğrudan doğruya sivilleri hedef alan bu insanlık dışı katliam girişiminin Rojava devrimine yönelik yeni bir askeri saldırı bahanesi yaratmak amacıyla organize edildiği Süleyman Soylu ağzını açar açmaz belli oldu. Fakat fail olduğu iddia edilen kadının Suriye ve Türkiye’deki bağlantıları, bu işin altından Türk devletinin örgütleyip beslediği çetelerden birinin çıkması olasılığını güçlendirdi. 

Gelişmelerin şaşırtıcı yönlerinden biri de soruşturma ve operasyonların neredeyse ‘halka açık’ yürütülmesi. Bu bilgi akışının kaynağı tabii ki polis. Örneğin Albashır’ın üzerinde çıkan telefonla MHP Güçlükonak ilçe başkanı korucunun arandığı bilgisine bu aşamada kim başka türlü nasıl ulaşabilir?.. Yaptıkları haberlerden dolayı gözaltına alınan gazeteci soruşturmalarının gerekçesi ve seyri günlerce avukatlardan dahi gizlenirken böylesine önemli bir olayın soruşturmasının bu denli ‘şeffaf’ yürütülmesi “amaç ne” sorusunu uyandırıyor zihinlerde haliyle.

Fakat bu işin üzerinde pek durulmayan daha vahim bir boyutu daha var:

Toplumsal muhalefete öncülük iddiasında olan güçlerin edilgenliği. Sadece kullanılan biçimden hareketle “her türlü terörü mahkum etme” konusunda Süleyman Soylu’yla yarışa çıkanlar başta olmak üzere herkes “du bakali n’olcak” havasında resmen seyrediyor olup biteni.

“Masum insanlar öldü, Suruç ya da Gar katliamlarında olduğu gibi pekala fazlası da ölebilirdi ama devlet hepimizin aklıyla dalga geçercesine sorumsuz laubali bir tutum sergiliyor. Şu ana kadar görüp duyduklarımız IŞİD’in daha önceki katliamları sırasında duyduğumuz ‘kokteyl terör’ demagojileri kadar inandırıcılıktan uzak, ortadaki izleri kapatıp hedef şaşırtmaya yönelik, biz Suriye’ye yeni bir saldırı gerekçesi üretilmesini seyretmek değil öncelikle gerçeği öğrenmek istiyoruz” temelinde güçlü bir sorgulama bilincinin ortaya çıkmasına önayak olmaya çalışan yok!

Kendisini “demokratik muhalefet” saflarında tanımlayan siyasal güçlerin neredeyse tamamını yıllardan beri teslim almış olan demeç ve gösteri siyasetinin dışına çıkarak bu temelde bir toplumsal seferberlik örgütlemeye yönelmek yok!

Neden “3-5 ağacı korumak” için başlayan Gezi ya da Susurluk sonrasının “Bir dakika aydınlık” pratiği gelmez akıllara?..

Sandığı korumayı her şey haline getirdikleri için “aman provokasyon olur” gerekçesiyle ölü balık taktiği izlenmesini önerenler, herkesin gözü önünde gerçekleşen bu provokasyon girişiminin üzerine kararlıca yürüyerek neden yeri göğü inletmezler?.. Toplumu da bu yönlü bir sorgulamaya davet edecek pratik adım ve önerilerle ortaya çıkmazlar?..

Kendilerini  “barışçıl demokratik siyaset” yanlıları olarak tanımlayan sandık ve seçim sevdalıları, yenilgi yıllarında alışageldikleri ve bizleri de o sınırlar içinde tutmak için ellerinden geleni yaptıkları biçim ve yöntemlerin dışına çıkan her eylem sonrası 7 Haziran-1 Kasım arasında yaşananları hatırlatan korku edebiyatına sarılıyorlar. Bilgiç bir edayla “Ders alınmadı mı” sorusunu soruyorlar. Gerçekten de o dönemden hepimizin alması gereken çok ders var. Peki ama bunlardan biri de 7 Haziran gecesi sandıklardan çıkan iradenin çöpe atılmasını far ışığına yakalanmış tavşan edilgenliğiyle seyretmiş olmak değil mi?.. O zaman sergilenen  “istikşafi görüşmeler” aldatmacasını boş gözlerle seyretmiş olmamızdan çıkarmamız gereken dersler yok mu? .. Günümüzde de “kendimizi endekslediğimiz parlamenter mücadele çerçevesinin dışına çıkan her eylem karşısında ‘Her türlü teröre karşıyız’ edebiyatı yapmakla yetineceğimize, işin bir de bu cephesini düşünüp aynı aymazlığı bir kez daha tekrarlamamanın yollarını bulup zorlamalıyız, buna öncülük etmeliyiz” demek gerekmez mi?..

Faturasını emeğin ve halklarımızın ödediği faşist tezgah, provokasyon ve savaş süreçlerine seyirci kalmaktan bıkmadık mı?..

Seçimi her şey haline getiren bazılarımız madem amaçlarının “parlamentoda bir grup kurarak ezilenleri siyasetin aktif öznesi haline getirmek” olduğu cilasını kullanıyorlar, bu “özneleşme” sürecini seçime endeksli hale getirmek yerine bugünden başlatıp şu provokasyon ve onun gerisinde yatan savaş politikalarının üzerine gidecek etkili bir kitle hareketi örmeye soyunmak daha akılcı ve ikna edici olmaz mı?..

Uzun sözün kısası, gözümüzün önünde sahnelenen acemi provokasyon senaryolarını seyretmekten bıkmadık mı? “Yeter artık!.. Hesap verin!..” diye harekete geçmek için daha nelerin olmasını bekliyoruz?.. Bu iradesizlik ve edilgenliğimiz sürdüğü sürece sonuçları da acısı da utancı da daha büyük provokasyonların önünü nasıl alabileceğimizi hiç düşünüyor muyuz?..

Seyretme! Sokağa, eyleme!..

Alınteri

Yorum yap

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir